10/01/2021

gündelik harman


herhangi bir O’na


cumhuriyet, rantiyeyle şantiyenin buluştuğu kavşakta intihar etti.


sırat köprüsünde denge bilekliği satan milli gururumuz kadın halterci

siyah-beyaz taytını giyip tazı köpeğine sarılan hibrit kenevirci

umut adına goygoy mesai

şuradaki kaldırımlarda hiç şölen görmedi hayat.


haber vermeden gülümseme dizleri titrer

endişeli kıskanç gözyaşlarını sakar saklar

o gerdanı ve yüksek ökçeleri severdi

sinemadan çıkıp filmin etkisinden çıkamadığın bir gün belki,

sezgiyle kal.

tek kişilik kapı aralığı

90'ların harika çocuğu

ve gözlerinin feri bitti

ve yarına zayi

olsun,

gül cemali yalnız pişti.


Senin gözlerinden akanlar Dicle’nin şahsiyeti

eti kesik, sana güldeste.


kendine sağır 4. tekil şahıs,

soyuna kindar.


yelkovandan azade zaman
alsan, savursan iki Ahmet'i (diğeri Tanpınar) durmadan

saadet o zaman, şecere o zaman.


babadan yazgı, anneden hayat

tereddüt, endişe ve birtakım mahfiller

sana söz, harmanız   

üç vakit böyle geçmemeli
dualar bitti, biz kaldık
azık ve yazık zaman.


6/01/2020

Nefretimden Prangalar Eskittim


Kin, hiddet, infial, kızgınlık, garez, hınç, tiksinti. Ve Kelam’ın Celal’i… “Söz uçar, yazı kalır” ilkesinin, nizamını kaybetmesinin üzerinden uzun ama çok uzun zaman geçmiş olmasına rağmen; yine de temayüllerin içinde kalarak yazıyorum sadelikle. Yazı-yorum, yapıyorum. Derlemelerden oluşan deneme biçiminde.

İnsan benliğinin nihaî arzusu, saygı görme isteği. Saygı, iyi bir işe ve statüye sahip olmaya bağımlı ise; benliğin, kendiliği üzerinden kuracağı ilişki bile çoğunlukla toplum kipinde oluyorsa; insanın ölçüsü ve ölçütü, dün-bugün ve sanırım yarın sadece ekonomi ise; birileri, bunun dışında gerçeklikler olduğuna ve yaşadıklarına dair anekdotlar anlatıyor ise ve bu anlatılar, onların Tanrı’nın şanslı kulları olduklarını göstermekten başka hiçbir işe yaramıyor ise; birçok ilişki, iletişim biçimi daha kuruluş aşamasında derme-çatma olmaya, geçiciliğe ve sönmeye mahkûm ise; sevgi ve ötesinde saygı görme isteğinin, istediğine ulaşamaması dürtülerin öncülüğünde nefret ile zemin bulmaz mı?


Nefret, insanın başka bir insanın mutsuzluğunu ve acı çekmesini istemesi imiş. Sevme yetisini yitirme hali diyorlar sana sevgili Nefret… Sesini duyar gibiyim “Sevecek yerlerim ağrıyor” der gibisin. Sevgilerimiz, saygılarımız çoğunlukla dolayıma, çıkara ve hatta falana filana tabi. Oysa ki nefret ederken sen gerçeksin, ben gerçeğim. Nefret bizim en saf, dolayımsız ve kötücül duygumuz. Sevgiler metafor; nefretler gerçek.

İnsanının doğuştan gelen yıkıcı içgüdüsünün ilk duygusu haset ve onun sonraki dönemlerdeki yansıması nefret diyordu Melanie Klein, “Haset ve Şükran” adlı çok önemli eserinde. Aynen aktarıyorum: “Haset, arzulanan bir şeyin başka birine ait olduğu ve bize değil de ona haz verdiği inancının yol açtığı kızgın bir duygudur. Hasetli itki, o istenen şeyi sahibinden çekip almaya yâda bozmaya, kirletmeye yönelir. Şu da var: Haset, öznenin sadece bir kişiyle olan ilişkisiyle ilgilidir ve kökeni de anneyle o herkesi dışlayan eski ilişkide yatıyordur. Kıskançlık da hasete dayanır, ama öznenin en az iki kişiyle ilişki içinde olmasını gerektirir: Özne, kendi hakkı olan sevginin rakibi tarafından elinden alındığına yâda alınma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğuna inanıyordur. Kıskançlığın günlük kullanımında, sevilen kişiyle özne arasında bir üçüncü kişi girmiştir.”

Malum futbol derbisini izliyorduk; arkadaşım, karşı takımın 87. dakikada gelen kafa golünü görünce maçı izlediğimiz kafenin ortasında ayağa kalkmış ve son söz hakkını kullanarak şöyle bağırmıştı: Nefretimsin… Yakın arkadaşımın bir iş-proje sonrasında yaşadığım hayal kırıklığına karşı, soyadıma atıf yaparak söylediği “Usta, yine çırak çıkmışsın” kinayesi ile içine düştüğüm şaşkınlık olarak nefret… İki arada bir derede kalmanın ve Anadolu’da olmanın zaman zaman nefret dolu sitemkâr benliği; bir yanı ile Cemil Meriç, bir yanı ile Kahveci Bulut abi…

İçgüdülerine bağımlı, duygularıyla hareket eden ve iradesini akıl ile yönetmeyen insanının; toplum düzeninde ahlaklı olamayacağını söyleyen Kant, kurduğu Akıl Ülkesi’nden nefret, tamahkârlık ve benzeri duyguları kovmuştu. Ne var ki, üzerinden uzun yıllar geçmesine rağmen üstat Kant’ın Akıl Ülkesi’ne “göçmen başvurusu” çok az oldu. “O büyük şey neydi, arıyorduk gözlerimizle” şarkısını dinliyorum Zerrin Özer’den, yakın dönemde anladım Özer’in neo-Kantçı olduğunu. O büyük şey neydi, Yüce mi? Görsek de, gitsek diyorum.

Nefreti anlamak için Google’lamak istiyorum. Google henüz kelimenin anlamını sorgulayamıyor, meta olarak dizine ekliyor. Aslında tıpkı bizim gibi, sadece kelimenin kelimeliğine bakıyor; kelimelere takılıyor, ”eee, şey işte diyor” sanki Google, henüz semantik çözümleme yapamıyor; gündelikler telaşında bizim yapamadığımız gibi. Diğer yandan semantik web çalışmaları almış başını gidiyor; yakında anlam, http düzleminde çözülecekmiş. Milyarlarca sosyal medya verisi ve sahipleri -Allah’ım nasıl da büyük terabayt- algoritmalarda dolaşıyorlar. Ve Darknet ve Bitcoin ekonomisi gittikçe büyüyor, kayıt dışı okyanuslara çok az kişi, hacker girebiliyor şimdilik. Günde -evet, yanlış okumadınız günde- milyon Dolar değerinde Bitcoin kazanan adam, hiç görmediği Darknet piyasa rakibini, yine hiç görmediği tetikçiler kiralayıp, Bitcoin ödemesi yaparak öldürtmüş. Sanal nefret üzerinden, gerçek ceset hizmeti sunuluyor bir iki tıklamayla.

İnsan bilgisi ve deneyiminin kabaca yüzde sekseni, göz ve görme ilişkisi üzerine kurulu. “Ben ve Dünya” diye bir resmin içinde dolaşıyoruz ve resmin içinde kendimizi bazı bazı boşaltılmış, resmi ve gayri resmi olarak resmin dışına çıkarılmış hissederken; aynı zamanda resmin çerçevesinin dışına benlik ve bütünlük olarak çıkmaya dair akıl, sağduyu yetisini ve pratiklerini yitirmişken; bu hal ve gidişatta âlemin kinetik enerji kaynağı değil mi nefret? Böyle bir eko-sistemde Arif çok yaşamaz; yaşasa bile sesi cılız, bedeni obezdir. Nefret, devamlılığı ile müsemma ve moderndir.


Peki ya, nefret söylemi? Söylemin, daha cürüm ortaya çıkmadan suç olarak görülmesi ve cezaya dâhil edilmesi; bireyin fikir ve eylem özgürlüğüne, tercihlerine karşı insan hakları ihlali değil mi? Marketteki indirim reyonundan alınmış veya kullanılması için bedava dağıtılmış kavram bile olmayan kavram “faşizm-faşist” kelimeleri üzerinden kurulan söylemler; kendilerine tabi olmayanları, nefret suçuna dâhil etmek isterken; bazı iştiraklerin “Sizden olmayan yığınları, güdün” kuruluş ilkesiyle mi hareket etmektedir acaba? Nefret söylemi insanlık suçudur; diyen PR çalışmalarına, toplumda tabanı olmayan sivil toplum kuruluşlarına; belki bir gün yerde, “Senede bir gün buluşuruz” diye umut besliyoruz ve onları alkışlıyoruz. Ama alkışlarımızla yaşayan Zeki Müren bile aramızda yok artık. Nefret -rahatsızlık verecek ama- insanın temel düşünce ve eylem özgürlüğüdür. Sonrası yargıya taşınır; yargı da bildiğiniz yargı işte: zarif…

Temsilin temsiline hakikat payesi verenlerin; söz ola, tadındaki temcit pilavlarının ve Dünya bir sahnedir, diyen Şekspir’in sözünün hiçbir öneminin, hatta anlamının olmadığı düşünüyorum; muzafferlerin bile karikatür olduğu yerkürede... “Büyük aşklar, nefretle başlar” amentüsüne dönelim, yaşanmış olduğuna dair dedikodular var, belgesellerin yalancısıyım. Haa, bu arada Louis Aragon “Mutlu aşk yoktur” demiş. Siz Louis’i ciddiye almayın… Amelinden uzak arzulara sahipsin, olmayınca olmuyor diyemiyorsun; diyememen öğretilmiş, şartlı reflekslerle nefretlere geliyorsun, internet mecrasında Zalim Caps’ler dolaşıyor; gülerek sakinleşiyorsun. Ekmeğin, tuzun var mı diye soran yok…

Nefret sevgiye benzemez, hayal kırıklığına uğratmaz; zaten kendisi hayal kırıklığıdır. Nefret, sevgi üzerinden yaşanacak olası bir acıyı müjdelemez; o zaten acı ile yola çıkmıştır. Nefret eden kişi, kızgındır ve kendisini “günah keçisi” olarak görür. Günah keçisi, günahı olmayanı kurban ederek; kutsal olmayan yaşama kutsallık katmak için kan dökenlerin, mağdurudur. Sırası değil ama sırası gelmeden ekleyeyim; Tevrat’taki On Emir’den biri şöyle der: “Çünkü ben, Tanrı RAB, kıskanç bir Tanrı’yım. Benden nefret edenin babasının işlediği suçun hesabını çocuklarından, üçüncü, dördüncü kuşaklardan sorarım.”

İnsan -ne eylerlerse eylesin- ölümlü olduğunu bile bile yaşamanın dehşetinde, bir gün mutlu, 7 gün mutsuz günlerinin getirdiğinde, 3 vakte kadar çürüyen madde olacağının bilgisinde, zaman içinde zamanın, hayatının gerçek yüklemi olduğunu anlayarak; yaşamı mümkün mertebe içine sindirip, nefreti dindirebilir ve şükrana geçebilir. Bu konumda rivayetler, ameller çeşitli. Her şeyin sonu gibi, bu yazınında münasip biçimde toparlanması bekleniyor ama hayat, böyle münasebetlere pek imkân vermiyor. O yüzden bu yazı, hayat gibi insana yarım bitti…

Ahmet Usta

Psikeart ‘Nefret’ 42. sayı - Kasım 2015


5/01/2020

Babam'a Mektup


Sevgili baba, seni hiç hatırlamıyorum ve seni hatırlamamak bana hep iyi geldi. Yıllarca, sadece parasızlık olarak baba eksikliğini hissettim. Babamdan 3-4 gayrimakul kalsaydı diye sinirlendim, hatta sana ana avrat küfrettim. 


Zaman içinde, aileden hakkında bilgi sahibi oldum. 1940’larda, 7 yaşında İstanbul’a gurbete çıkman, Rum bakkal ailenin yanında biraz çırak biraz üvey evlat büyümen, gemi işçisi yurtdışı gidişlerin, Paris’e çekilmiş bir işçi hatırası gibi tekli fotoğrafın ve en son kahvehane işletmeciliği öğrendiklerim. Bitmedi, en güzeli, 1960’lı yıllarda Beyoğlu çevresinde Torbacı olman, sonra cezaevine düşmen. Torbacılık mesleğini senden devralamadığıma hep hayıflandım, güzel iş ve parası iyi.


Rizeli bildiğim diğer babalardan olsan, seni hiç merak etmezdim. Bu arada, haberin olsun 2007 yılında, 30 yaşında Rizeli olmak lanetinden istifa ettim. Tıpkı, senin tanımayanlara, Zonguldaklıyım demen gibi. 


Ufak esnaf lokantanda, yemekleri önce beslediğin kedine tattırman ve kedine araba çarpıp ölünce, 1 hafta yemekten kesilmen duyduğumda bana çok yakın gelmişti.


Abimin dediği ‘eren gibi adamdı’ sözü zaten hep kulağımda kar suyudur, ama  seni, abim kadar sevmedim.


20’li yaşlarda sinema-tv okurken  ve sinemacı, görsel anlatıcı olmak gibi büyük hayalin içindeyken; 60’lı yıllar Türkiye’siyle senin Beyoğlu’ndaki torbacı ve serseri (flanuer) hayatın arasında paralel anlatım kurmak, melodram ile minimal mizansen ortaklığında sinemada seni yeniden canlandırmak istedim. Yapamadım. 


Abimin dediği ‘kızılacak şeylere kızmaz, kızılmayacak şeylere kızardı’ ifadesindeki o melankolik kişilik hala damarlarımda. Mizaç olarak sesini taşıyorum, hijyenik değil ama temiz, boş bulunmuş ve vakti öldüren olarak devam ediyorum.


Ruha inanmam, ölümden başka gerçek olduğuna dair kanıt, dahi olasılık yok; ama yine de her şeye rağmen, bir gün bir yerlerde inorganik azot, karbon v.s. karşılaşmak dileğiyle.


Şubat 2020

Erenköy Ruh ve Sinir Bahçesi

4/01/2020

Dünyayı Kurtaran Adam

“Cüneyt Arkın ve Aytekin Akkaya, bir nükleer savaş sonucu dünyanın 24 saat enerjisiz kalmasını araştırmak üzere uzay gemileriyle çıktıkları yolculuk sırasında bilinmeyen bir gezegene iniyorlar. Ve orada kendilerini bekleyen tehlikelerden habersiz araştırmaya koyuluyorlar. Filmde bilinmeyen gezegen için mekân olarak Ürgüp, Göreme yöresindeki Peribacaları kullanılacak. Sihirbaz, Saylonlu Kızlar, İskelet Adamlar, Kıllı Adamlar, Katran Adamlar, Ejder, Taş Adam ve Robot Cüneyt Arkın’ın kıyasıya dövüşeceği doğaüstü güçlere sahip ölümsüz yaratıklar olacak…”  Hey Dergisi, Mayıs 1982 



’Sana ulaşamamak kaybetmek değildir Dünya.’’

Dünyayı Kurtaran Adam, araklama senaryosu ve filmlerden aşırma dolgu görüntülerle, 1982 yıllı Yeşilçam’ına özgü sıradışı film. B türü sinemaseverlerin, ‘the best worst movies’ dedikleri, en iyi kötü filmler listesinde yıllardır üst sıralarda. Star Wars’tan arak görüntüleri sebebiyle ‘Turkish Star Wars’ adıyla da bilinir DKA. Bilim-kurgu diye işe girişilir ama az para prodüksiyon ve kırık dökük senaryo açığını kapamak için Yeşilçam’a özgü serserice çözümleriyle eşine rastlanmaz ucube görsel şölen olur. Tüm garabetine rağmen, kisch, çöp film denilen DKA’nın kült olmaktan öte özgün ve biricik sanat nesnesi olduğu iddiamı kim çürütebilir? İrfan ve niyet farklı olsa da, biricik olmak adına Pasollini’nin Domuz Ahırı’ndan ne eksiği var DKA’nın?


Dünyayı Kurtaran Adam

Galactica, Gordon Yeşilcamı:

DKA’ın senaryosu başta Galactica olmak üzere, Flash Gordon ve Uzay Yolu’ndan araklamadır. Sanılanın aksine, Star Wars anlatısı yoktur, görüntüleri vardır. Galactica’daki kayıp dünyalarını arayan ve Saylonlularla mücadele edenlerin Yeşilcam versiyonudur.

Galactica’daki semitik-mistik ‘13. Kavim’ miti ve kayıp kıta, Türk-İslam sentezine tabi tutulur 12 Eylül vizyon günlerinde DKA’da. Nevşehir Hacı Bektaşi Veli Türbesi ve Yeraltı Kiliseleri, dinler arası diyaloğun görsel yansımasıdır; ‘Bilge’ dış sesle diyaloğu anlatır. Galaktica’taki yüzbaşı Apollo ve kaptan Starbuck dostluk ve rekabet ile Murat ve Ali karakterine ilham verir, sanki sette o gün yazılmış gibi çılgın diyaloglara. Kötülüğün lideri Sihirbaz, Flash Gordon’daki kötü büyücü Ming’in yerlisidir; Gordon’un tema müziği, sıkça kulakları çınlatır. Eklektik, çorbada tuzumuz olsun misali Arkın’ın hayalleri ve İnanç’ın haytalığı ile ortaya hiçbir şeye benzemez çıkar.

 

Komik

İnsana özgü olanın dışında komik yoktur, ki doğada komedi yoktur. Komik çoğunlukla, hayatın olağan akışıyla beslenir cinsten olmalıdır maalesef; ayağı kayıp düşen misali. Yoksa içinde taşıdığı hakikat nedeniyle; saçma, absürt ile yaftalanır ve görmezden gelinmeyle cezalandırır ahalide. DKA’nın benzetmek gibi olmasın, ayağı kayıp düşmüştür ama bir ciddi farkla, bile isteye. DKA ile kırmızı ve siyah peluş yaratıklar, alüminyumdan hallice robotlar, kıllı insansı canavarlar ve de kutsal parayı kazanmak için laubali film pratiğiyle endam eder. Ciddiyetle boşvermişlik, Yeşilcam stili koy rahvan gitsin yapımcılık şahikasıdır o, güzelim 1980’lerde. Ciddi olamayacağını bilmek ve güldürememek, sonrasında ciddi ile gülünç arasında hayta turlamalar ve sonuç diyaloglarda Şekspir’e röveşata çekmek.

 

DKA’ın Yapım Koşulları ve Rivayetler:

1990’lara kadar Türkiye’de yabancı filmler eğer tescil edilmediyse, telifsiz ürünler kabul edildiği için DKA’nın yaptığı görüntü ve ses alma, yasalar dâhilinde suç değildi ve 15’ten fazla yabancı ve yerli filimden ve belgeselden görüntü intihal edilir.


DKA’ın ilginç ve döküntü görsel-işitsel efektlerinde Kunt Tulgar’ın katkısı büyüktür. Tulgar, tıpkı Çetin İnanç gibi Yeşilçam usulü fantastik-avantür filmler üretir yapımcı-yönetmen olarak ve İstanbul semalarında uçurduğu Ken bebekli ‘Süpermen Dönüyor’ ile tanınır. Açılışta İki kahramanın düşmanlarla uzaydaki çatışması sahnesi, Tulgar’ın fikridir; ilk Star Wars filminin gösterim kopyasından negatifleri alır, keser ve kurgular. Stüdyoda aydinger perdenin arkasından yansıtılır, perde önünde iki kahraman uzay aracı kokpiti içinde görüntülenir. Tulgar filmin ses miksajını da yapar;  başka filmlerden ve özellikle Raiders of the Lost Ark gibi tematik müzikleri kullanır, böylece ses-müzik miksajı da hilafsız aşırma olur. Lazer silah ve ışınlanma efektleri, film negatifinin üzeri toplu iğneyle kazınarak yapılır. Yeşilçamın efsane figüran-aktörü Yadigar Ejder, filmde kıllı adam olarak yer alır. Yüksek sanat sıfatlarıyla goygoy yapan Çetin İnanç yıllarca ‘Yetenekleri varsa, daha kötüsünü çeksinlerde, göreyim.’ der.

 

“Jet Rejisör” Çetin İnanç diyor ki:

“Serseri bir gençtim. Ben özürlü de olsa çocuğumla alay ettirmem; hem biz, 2300 yılının filmini yaptık. Cüneyt’in senaryosuna benim eklemelerim oldu. Filme akıllı başında adamlar da gelir diye; dinler savaşı, iyiyle kötünün mücadelesi, arkadaşlar arasındaki rekabet, ihanet gibi temel konuları kattık. O zaman şimdiki imkânlar yoktu, biz yoklukta yaptık. Aksiyon filmleri yaptım ama istediğim filmi hiçbir zaman yapamadım. Bazıları benim için ‘palavradan filmci’ der. Hayat palavra be, hangimiz palavradan değiliz?” 


Dünyayı Kurtaran Adam

Saçma

Akla ve mantığa aykırı tanımıyla sıfat kullanılan saçma (absürt); aynı zamanda insanın kendi varlık-deneyim alanını kapsayan ve çelişkilerle yaşamın tümüne sirayet eden akıldışılığın, bilinç ve anlamlandırma düzeyindeki idrakidir bazı bazı. Bu idrak sürecini ve Hiçlik’i, uzun uzun anlatır Albert Camus iki dünya arasında kalmasıyla.

Bir olaya, bir anlatıya veya DKA filmine saçma sıfatını, betimini layık gören eğilim; tüm tekilliklere sirayet etmiş saçmanın olumsuzluğunu ve olumsuzlama kaldıracını sindirme enerjisidir. Sektör olmuş sanat, gündelik beğeniye ve temayüle uyumsuz gerçeklik anlatılarını, kitch (çöp, değersiz) diye hazırlıklıdır sınıflamaya.

Biçimsizliği harman eden komik ve ötesi mizah (humor), uyumsuzlara dergah açan saçma; münevver ikilidir akademik olmayan felsefenin ciddi bir iş olmasında. Karşılaşmanın ve karşılaştırmanın bizatihi kendisi saçmalığı doğurur. Saçmaya öykünen eser, kabul görmeyeceğini bilir; yakışık almaz sıfatların hepsi onun olacaktır. Sıçrayarak aşmaya heveslidir saçma estetik ve sadece ortaya koyma, estetik veya kafidir.

 

DKA’dan Çılgın Diyaloglar:

- İnsan beyin moleküllerinin sıkıştırılmasıyla oluşturulan bir tabaka, dünyayı koruyordu….

- Korktuğumu söylersem beni ayıplar mısın? / - Kork, ama belli etme….

- Sana âşık oldu / - Hayır. Sadece hissetmenin güzelliğini sezdi…

- Vücudundan kurtul, sadece zihnin ve ruhun ile yaşa. O zaman toprak altında nefes alabilirsin…

- Bana uzayda kimse karşı duramaz…

- Burası Hacı  Bektaşi  Veli Hazretlerinin türbesidir evlat. Bin uzay yılı öncesinden kalmış. Dünyadan kopmuş bir yatır…

- Burada zaman yoktur. Ölümsüzlük vardır. Zamanı aştık biz. Ben 1000 yaşındayım ama ruhsal değil, bedensel ölümsüzlüğe sahibim…

- Sana ulaşamamak, kaybetmek değildir Dünya...

 

Kişisel Hatıram:

1990’ların başıydı sanırım. Apartman çatı arasında bulduğum eski ve renkli dergileri, gazeteleri okuyordum; o zamanlar yakın geçmiş merak edilesi, keyifli geliyordu çocuk aklımca. Bekledikçe sararan sepya rengi gazete kağıdı ve rutubetle yeşile giden kağıt dokusu, bana iyi geliyordu. Yine bir gün çatıda dolanırken, ‘Hey Dergisi’ geçti elime ve Arkın’ın film haberini gördüm ve resimlere baktım heyecanla. Bilim-kurgu diye hayal etmeye çalıştım filmi, izlememiştim, sinemalarda 7-8 önce oynamıştı, yerli yıldız savaşlarımı merak ettim. Birkaç ay sonra, hafta içi bir öğle saati Türkiye’nin ilk özel kanallarından Teleon’da denk geldim. Gelmez olaydım, hayal kırklığına uğramıştım ama film muhteşemdi.

Hayal derken, Amerikan sineması ve yaşam tarzıyla büyümenin verdiği hayal dünyası. Kırgınlık derken, yolunu bilmez ergenliğimin karanlık içinde yurt arayışını hatırlıyorum. Dünya’nın neredeyse her karış toprağı aynı hayal ile yaşıyor ve yaşatılıyorken; Dünya’yı Kurtaran Adamı’ın Türk olması, içinde yaşadığımız ve ayağımın toprağa değdiği düzlemde tabi ki; hayal kırıklığı olacaktı. O günden sonra hiçbir hayal kırıklığım, DKA kadar neşeli, berduş ama biricik olmadı.


Hey dergisi, 1982

4/01/2019

Rüya Metni: Mavi Gezegenim


Ne olduğunu bilmediğim, hissedemediğim şeyin içinden dışarı fırlıyorum. Fırlatıldığım yerde, ferahlıyorum.

Gezegene düşüyorum sanki. Neredeysem, burası Dünya değil. Çok seviniyorum, Dünya’da değilim ve hala yaşıyorum diye. 

Çevreme bakınıyorum, nerdeyse her şey bulanık, flue ve çok az nesne, yok denecek kadar az cisim, daha önce görmediğim bir mekan. Anlamadığım için algılayamıyorum nedir bu çevre. Çöl sanki.

Yürümeye başladığımda, nefes aldığımı idrak ediyorum ama hava yok. Atmosfer yerine ciğerlerime su çekiyorum. Yerküre üstünde ama deniz içinde yürüyorum sanki, suyun içinde ama ferah, yürüdükçe haz alıyorum. Neredeysem önüm bulanık ama kaygısızım, yürüyorum.

Kadınlar, ortaya çıkıyor birden. Kadınlar bana doğru yürüyor, onlarca. Sonra rüyamda seziyorum ya da bildiğini hatırlamak benzeri bir hal: İçinde tek erkeğin ben olduğum, kadınlardan oluşan bir medeniyet kurmuşum.

Kurucu lider misali neşeyle yürüyorum, kadınlar yanımdan geçip gidiyorlar. Mavi gözlü kadınların hepsi. Mavi en sevdiğim göz rengi. Bana gülümsüyor ve yanımdan geçip gidiyorlar. Hiçbiri durmuyor, kimse benle konuşmuyor. Esmer olanlar da var içlerinde, keşke hepsi Sarışın olsaydı diye, hayıflanıyorum. Bana tebessüm eden kadınların içinden eğimden akan su gibi geçiyorum, haz artıyor. 

Sonra, suluet halindeki kadın bedenleri gözümde kaybolmaya başlıyor. Gördüğüm artık, mavi gözler sadece. Gözler vücuduma çarpmaya başlıyor. Bana çarpan onlarca mavi göz. Dayak yer gibi sağa sola sendeliyorum. Çarpan gözlerin sayısı artıyor ve hızlanıyor; canım acıdıkça, haz daha da artıyor.

Sonra, gözümün önünü yavaş yavaş, mavi renk kaplamaya başlıyor. Bir filmi aklıma geliyor? (Blue by D. Jarman) Gözümün önü artık mavi. Fısıltı biçimde kadın sesleri duyuyorum. Fısıltılar ne kederli, ne de neşeli. Gözleri artık görmüyorum, hüzünleniyorum. Gözüme mavi perde iniyor, her şey masmavi.

Uyandım.

2021

3/01/2019

Sevmek Zamanı - Ben Senin Resmine Aşığım



Yapımcı, Senarist, Yönetmen: Metin Erksan
Oyuncular: Müşfik Kenter, Sema Özcan
1965, Siyah beyaz  


Filmin konusu, surete âşık olmaktır. Filmde boyamaya gittiği köşkün duvarında asılı kadın resmine âşık olan boyacı Halil ile resmindeki kadın Meral’in öyküsü anlatılır. Yönetmenliğini Metin Erksan’ın yaptığı film, çekildiği dönem içerisinde taşıdığı yenilikçi anlatımı ve hikâyesi nedeniyle dağıtımcı bulamadığı için sinemalarda gösterime girememişti.

Sevmek Zamanı - Metin Erksan


Unutulmaz Sahnenin Diyaloğu:

Meral: Niçin benim resmime bakıyorsun? Cevap vermeyecek misin bana? Yoksa gerçeği söylemekten korkuyor musun?
Halil: Öğrenmek istediğini Mustafa söylemiştir sana.
Meral: Ben, senin söylemeni istiyorum. Herhalde bana ait bir şeyi öğrenmek hakkımdır.
Halil: Hayır, sanan ait bir mesel değil bu. Resminle benim aramdaki bir durum seni ilgilendirmez. Ben senin resmine aşığım.
Meral: İyi ama âşık oluğun resim benim resmim. İşte ben de buradayım, söyleyeceklerini dinlemeye geldim.
Halil: Resmin sen değilsin ki. Resmin benim dünyama ait bir şey. Ben seni değil, resmini tanıyorum. Belki, sen benim bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın.
Meral: Bu davranışın bir korkudan ileri geliyor.
Halil: Evet, bir korkudan ileri geliyor. Bu korku sevdiğim bir şeye ebediyen sahip olabilmek için çekilen bir korku. Ben senin resmine değil de, sana âşık olsaydım o zaman ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme. Belki de alay edecektin sevgimle. Hâlbuki resmin bana dostça bakıyor. İyilikle bakıyor. Ve ebediyen bakacak.
Meral: Ben de sana bakmak istiyorum.
Halil: Hayır, benle resminin arasına girme, istemiyorum. Ben senin yalnız resmine aşığım.



Birkaç çeşit boşluktur belki de bizleri yaşatan, güncele ve ihtiyaçların dairesi içinde yaşamaya mecbur bırakan. Sevilen varlık, “Sevmek Zamanı” filmindeki erkek karakterin karşılaştığı gibi kadın olunca, erkek için evren artık onsuz kavranılmaz olmuştur.

Bir resim, insanın tüm anı ve yaşamı kavramasına yetebilir, muktedirdir. Endişe ve heyecanın nedeni, resimdeki kadının beden-fizik olarak, dünyevi tatmin olmanın imkânsız halleri içinde yeni yoksunlukları erkeğe yükleyecek olmasıdır.




Filmdeki erkek karakter kurulabilecek olası iletişim içinde yaşanacak alışkanlıkların, cazibeyi ve tutkuyu yok edeceğinden korkmaktadır. Erkek, kadının beden bütünlüğünü göstermeyen portre resminde, tamamlanmamış imgesiyle tekil ve ifade edilemeyen bir iletişim kurmaktadır.

Kadın, erkek için taşıdığı gizli kalan (gölge-müphem) yanını bilmez, bilemez veya bilmek istemez. Kadın, sadece tecimsel olanın, zengin–fakir ayrımlarının, meta fetiş nesnelerin, sınıflar arası baskının yıkılmasının bu ilişki ve gönül macerası için yeterli olacağını düşünmektedir. 

Erkek maddi zeminler aşılsa dahi, kadının resmiyle olan iletişiminin, kadının kendisi ve bedeniyle olan ilişki içinde yiteceğini, belki de kirleneceğini sezgilemektedir. Ama fiziksel iletişim, âşık için kaçınılmazdır. Bedenler, tam olmamışlıklarında aşk halini kapsamasalar dahi yok edemez, yaşatırlar, aşmaya teşnedirler.

Erkek yaşadığı hissiyatın,  yaşayarak kirlenmesine izin vermek istemeyebilir. Ama ötekisiz de ölemeyeceğini bildiğinden, zorunlulukla kendini kurban ederek sevecektir. 

Aşık kalacaktır. Hayallerine yenik düşenlerden olacaktır.

Türk sinemasının usta ismi Metin Erksan, 2012 yılında 83 yaşında vefat etti. “Sevmek Zamanı” modern dünyanın insan halleriyle, tarihten devşirilen suret ile bütünleşme özlemine dayalı mistik deneyimleri harmanlayan sade ve özgün Türk filmi olarak dünya sinema tarihindeki yerini aldı.

"Bellek, varolanın gizlediği şeyi ancak “bir an için tüm anlamıyla” içerir." (Bataille) İnsan, belleğinde geçmişten geleceğe huzuru ve arzuyu yaşama hasretiyle devinmektedir. Erkek, resim üzerinden karşılaştığı fenomenin tam olarak bir anlığına yaşattığı “her şeyi kuşatan” yanılsamayı yaşar ve söyler: Ben, senin yalnız resmine aşığım.

Sevilen varlık, boşluğu doldurmak üzere beklenen varlıktır.

Ahmet Usta



2/01/2019

zamansız-4

malum olur, sınırlı lavanta kokusu

rağmen, çaresiz bilakis güzel.

işte orada, ama orada işte

bedenini bırakır enkazında köşeye plase.

4. tekil şahıs istasyonunda kaçırdı ölümü!


dünya kötü bir yer olabilir,

ise alınırım.

tanrı’nın efsane sessizliği,

önce hayaller, sonra  masumlar röveşata.


bilakis, önden topyekün insan

arkadan,

çok pazartesi yola çıktı hevesler!

sönmemiş efesus ateşinde,

arkasızın arkası yekpare

esinti yerde kısık ateş ağladı.


kendimden geç haber alıyorum,

yürüyemediğim mücbir sebeplerle.

‘Gecikmeli Bir Ankara Treni’ derdi,

tanışmadığım lakin kalender dostum.


betimleme ki öldürür,

çocuk andıran şiir olalım.

5-7 saniye gözünde kalsam, 

sen geçerken pasajda

ve ben hayta.

aşk hiç var, hiç kadar güzel.

türkiye’de yaşamakla cezalandırılmış hissederdi

derdi ama

anam avradım olsun herkes, Yolunda.

tam zamanında.


12/31/2015

Mutluluk mu? Alırım bi Dal…


Ahmet Usta'nın defteri
Mutlak varlığın bir veçhesine ulaşma isteği veya yanılgısı mı? Babalardan, dedelerden devralınmış kaderin yükü altında; kaderin cilvesini birey yazgıya dönüştürme isteği mi? Kişi, statü, sınıf gözetmeden hepimizi kapsayan ekonominin zorunlu eğitim tezgâhından tedarik edilmiş keyif verici maddelerin içinde çeşitli arayışlar mı? İnsanın heveslerini ertelemesiyle -nedense hep Parisyen- oluşan boşluğu kapatmaya çalışması mı? Vuslat mı mutluluk?

Bildiğimiz ve kabul etmemek için bin dereden su getirdiğimiz hayat; insana verdiği tüm istikametlere ve enkazlara rağmen, “para, çokomel eğrisi” Cem Yılmaz’ın dediği gibi. Paranın tahakkümü karşısında insan arzularımızdan hayvan isteklerimize doğru akıntıya kapılıyor ve kendi ederimizi de bilemiyorken; mutluluk üreten teknik araç olarak para dışında bir şey olmamasına rağmen varmışçasına konuşanların olması –muhafazakâr veya liberal konuşmacılar, beyin iğfal şebekeleri- ve aç olanın kendini bırakıp, tokun halinden anlamaya zorlanması ve de anlaması; en sonunda çaresizlere, parasızlara “hayırlısı olsun” diye biten cümlelerle kanlarına zerk edilen imkânsızlık halleri. “Parayı veren, düdüğü çalar” ilkesiyle dönen koca dünyada, düdüksüz kalanların güdük kalması ve güdüklerin hasretleriyle yeşerttiği sosyal hayat. Daş eksiliği de vahim. Vatandaş, arkadaş ve yoldaş olamamak; olmuşların da yetmemesi. Ortaklıkları olmayanların, cemaat olmadan yaşayanların habitatları içinde yaptığı sondaj faaliyetleri. Vatandaşlık bilinci ile bireyliği arasında orta payda kurmayanların, kurmak istemeyenlerin; pay peşinde yalan, dolan ve kurgu eko-politik işlikleri. Yoldaş olamamışların, kurgular içinde hareket etmek zorunda kalmasının ortaya çıkardığı demirden leblebi: libidinal ekonomi. “Paşa torunundan ne eksiğim var, ben güzellikler istiyorum” misali sonlu zamanında, sonsuz hazlarını gerçekleştirme isteğinin belli bir muhasebesi, artı haneye yazıldığında oluşan duygu-durum mu? Aydınların, yersiz yurtsuzların yorgun bedenlerindeki nikotinli nefeslerinden çıkan cılız ve mahcup iki üç kelam mı mutluluk?

Sıradan bir Hollywood filminin sonu gibi: Happy End. Görülmemiş ama duyulmuş; ele avuca geleceği ümidi ile gece yastıklar ıslatılıp, sabaha güneşin doğuşuna ve mavisine hayırlısı olsun, çok şükür, Allah büyüktür; diyenlerin aradığı gürbüz hayal-et… Sokakta yürürken kulak misafiri olduğum iki kız arasındaki sohbette şöyle demişti daha dekolte giyimli ve tiki olan, arkadaşına “Ekstra mutlu olmak, şimdiden daha çok mutlu olmak istiyorum.”… Masaj salonu adı altında çalışan bazı işletmelerdeki bayan seks işçilerinin aldıkları ücret karşılığında hak ediş garantisi olarak kullandıkları ifade: Masaj + Mutlu Son.

Eski bir kelime: Becayiş, gündelik doyum ve yeniden dolum ekonomisi içinde yaşamamızı yeterli ve mümkün kılacak iletişim biçimi olabilir mi? Beklentilerini birbirlerine sunan kişilerin, nesne-duygu-hal olarak verdikleri ne olursa olsun, farklılıklarını koruyaraktan yarattıkları özdeşlik hali ve bu bütünleşmenin asgari de olsa yıkıcı değil, yapıcı süregitmesi durumunda oluşacak hal, ahbaplık ilişkisi; mutluluk olabilir mi? Mutluluk üzerine düşünmek ile konuşmak arasında iletişim nedeniyle farklılık var. Farkı yaratan iletişim içindeki kişinin hem kendiliği hakkında tam bilince sahip olamaması, hem de en az iki kişi arasında geçen iletişimin uyuma ve indirgemeye tabi olması. Sonrasında söylenen söz ile düşünce uyuşmuyor, belki de daha öncesinde hislerimizi kendimize ifade ederken bile mutluluk, Alice’in Harikalar Diyarı’na kaçıyor?... “Seni doğurduğum güne, lanet olsun” diyen bazı annelerin bazı mutsuz çocuklarının yaşadıkları biçarelik karşısında; hep dönmeyi arzu ettikleri geçmişlerindeki rahim günlerine, Okyanusa özlem mi mutluluk? Alice diyor ki: Mutlaka.

Altı yaşındaki yeğenimin hoplamalı, zıplamalı oyunlaşmadan sonra bana söylediği “mutluluk krizi yaşadım” ifadesi; mutluluk ve kriz bir arada. Çocuk olmanın hala berrak ve henüz eğitim tezgâhında yoğrulmamış bilincinde oluşan manidar ifade, haz veren oyunların azlığı kadar fazlası da kriz yaratabilir mi? Tarih, hayırları az biçimde evet diyor… Tabi olduğumuz, müptelası kaldığımız şeylerden, kişilerden veya hepsinden anlık, kısa süreli kopabilme isteği; sarhoşluk anları. Kendinden biraz kurtulmanın, kendini sıhhatli kaybetmenin, bilincini ve belleğini bir süre yitirmenin huzuru ve hatta gudubetliği mi mutluluk?

“Varoluşun özü, sonsuzluk özlemiyle yanan insanın sonluluk çırpınışıdır.” Kierkegaard’ın sözü dır eki ile bitiyor. Sonlu insanın, sonsuz dır eki içindeki mücadelesi ve “imkansız” olarak beliren mutluluk. Dır cümledeki özneyi, nesne kılıyor… Kişinin yaşanmış zamanın ürünü olan hafızasının; hatıralar, hatırlamalar ile yeniden dile, düşünceye getirmeye çalıştığı ve de yeniden üretmek istediği geçmişin izlerinden oluşan kolajlar bütünü mü mutluluk? Mutluluk üzerine sözlenen sözün veya eylemin, çoğunlukla onu bizden uzaklaştırdığı hatta uzaklık mesafesini koruduğu düşünüldüğünde, tıpkı hakikat arayışımız gibi ulaşılması arzulanan bir erişim noktası iken, varlığının koşulu -bu yazıda olduğu gibi- bilinmezliğinden neşet ediyorken; onu gelecekte mi arıyoruz? Hep bir gelecek kipi var; şimdi ve burada olanın dışında, olumsuzlamasında; böylelikle insansı ama tezahürleri belirsiz. Muğlâklığı ile baki mutluluk ve şarkıdaki gibi “Yokluğunda çok kitap okudum, neredesin nerede”

Anlama yetisi ile dünyayı ve kendini yorumlayan aklın, zihin formları ile varmak istediği somut olmayan, doğaüstü estetik yargı hatası mı? Görme ve görünüş deneyiminin bellek üzerinde yarattığı ontolojik proje mi? Olayların içinde ve şekillendirmesinde ruhsal birikiminin somutlaşma arayışı mı? İnsanın, ölümlülüğüne ve mutlak hiçliğe rıza göstermesi mi mutluluk? Düş gücü olabilir mi? Hayal kurma yetisi ile insanı, ne ise o olmamak üzerine hülyalara, amellere yönelten imge mi? Gece rüyalarda ortaya çıkan iştahların makullerini, gündüz düşlerinde aramak mı? Terk edilme ve zorunlulukla bir gün kendimizi de terk edecek olmanın kaygısında; korkularımızı yatıştıracak, yatıştırıcı binlerce şey istemek mi mutluluk?

Mutluluk, hep bir eksik. Eksik olan, şeylerin eksikliğinde hissedilen eksiklerin en güzeli: Bir. Gerçekliğin simgesel düzleminde -dil ve ekonomi işliğinde- henüz olagelmemiş, boşluğu ile yer kaplayan varlık alanının işareti. Hakikat ve arzu gibi mutluluğu da tam olarak bilmiyoruz ve üçünü bilen yâda öğretecek biri olmadığı için -bildiğini iddia edenler hakkındaki şüphelerimiz bitmediği için- el yordamıyla, akıl yürütmeyle arıyoruz. Bilmediğimizi bilmek istiyoruz ve bunun mutluluk olduğunu öğrenmişiz.

Başta yazmam gerekeni, sona bıraktım. Bunları, kırk yıldır çoğunlukla mutsuz olan biri olarak yazdım. Peki, o zaman “ölümlü dünyasında istemekten vazgeçmeyen varlığa, insan denir” deyip, bitirelim.

Ahmet Usta
Psikeart "Mutluluk" sayısında yayınlanmıştır, Eylül 2015

12/05/2015

Yedi Uyurlar (Ashab-ı Kehf) Kıssası



Onlar mağaralarında üç yüzyıl
ve buna ilaveten dokuz yıl kalmışlardır.”
(el - Kehf,25)

 

                    
Öldükten sonra diriliş, semavi dinlerden önce efsanelerde yer alır. Kutsal Hint destanı Mahabharata’da yedi kişi, peşlerinde bir köpek ile dünya yaşamından vazgeçip, mağarada inzivaya ve ölüm uykusuna çekilirler. Yedi Uyurlar kıssası, Tevrat ve İncil’de geçmez ama Kur’an’da yer alır; nerede ve zaman yaşandığı belirsizdir. 

Hıristiyanlık’ta Yedi Uyurlar

Hıristiyanlıktaki yeniden diriliş öyküsü, "Efes'in Yedi Uyurları" olarak bilinir. Rivayete göre, Hıristiyanlığa karşı olan İmparator Decius (Dakyanus) Efes'e gelir ve halkın yeniden pagan tanrılara tapmasını ve adak sunmasını emreder. (M.S. 250’li yıllar) Yedi genç, tek tanrıya (Tevhid) inandıklarını söyler ve putlara tapmayı kabul etmezler. Ölümle tehdit edilen gençler, şehirden kaçıp; yakındaki bir mağaraya sığınırlar. Yedi genç, korku ve üzüntü ile mağarada sürekli dua eder; sonrasında açlık ve yorgunluktan uykuya dalar. Olayı duyan Decius, gençlerin diri diri ölmesi için mağaranın kapatılmasını emreder ve “Açlıktan susuzluktan ölsünler, mağaraları kabirleri olsun” der. Mağara kapatılırken iki kişi, gençlerin hikâyesini bakır levhalara yazıp geleceğe aktarmak için mağara duvarına koyar.

Seven Sleepers icons in Christianity
                                                                                                      Hristiyanlıkta Yedi Uyurlar ikonaları

Aradan yıllar geçer; yedi genç, 158 yâda 197 yıl sonra uyanır. Onlar, sadece bir gece uyuduklarını zannederler. Gençlerden biri, (Diomedes-Yemliha) yiyecek almak için şehre iner. Esnaf, gencin elindeki eski parayı görünce çok şaşırır; para Decius zamanına aittir ama gün, imparator II. Theodosius dönemidir. (M.S. 450’li yıllar) Diomedes, hayretle "Nasıl olur? Ben dün uyudum, bugünse uyandım" der. Olay, hemen tüm şehre yayılır; papaz ve vali sorguya çeker ve genç yaşadıklarını anlatır. Theodosius mağaraya gelir; gençler, yeniden dirilişin gerçek olduğunu; Tanrı’nın kendilerini derin uyku yatırdığını ve hikmeti ile kıyametten önce dirilttiğini söylerler. Sonrasında yedi genç, tekrar uykuya dalar. İmparator bu olayı diriliş mucizesi (resurrection) olarak kabul eder; gençler, Aziz ilan edilir; mağaraya Bazilika yapılır. İsimleri: Dionysius, Maximilian, Lamblicus, Martinian, John, Exacustodianus, Antoninus dur.

Anlatı, yazılı kaynaklarda ilk defa 4. yüzyıl Süryani metinlerinde görülür. Hıristiyanlara göre mucize, Efes’te gerçekleşir. Roma ve Bizans döneminde çok sayıda insan, Yedi Uyurlar ile birlikte yeniden dirilme arzusu ile Efes’teki bölgeye gömülür. 1926’da yapılan Efes kazılarında, Panayır Dağı’nın doğu yamacında bulunan kilise ve mezarlık kalıntıları, M. S. 5. yüzyılda (II. Theodosius dönemi) yapılan bazilikaya aittir. Hıristiyanlığın erken döneminde etkili olmuş Yedi Uyurlar inancı, sonrasında önemini yitirir. Katolikler, 7 Temmuz'da; Ortodokslar, 4 Ağustos-22 Ekim arasında, gençleri yâd eder. Protestanlar, konuyu apokrif bir efsane kabul eder.

Cave of the Seven Sleepers of Ephesus
Efes Yedi Uyurlar Mağarası


Söylencenin Yahudi Kökeni

Diriliş öyküsü, Hıristiyanlıktan önce Yahudilerin yaşam öğretisi Talmud’da geçer; kitap biri yetmiş, diğeri altmış yıl uyuduktan sonra dirilen iki kişiyi anlatılır. Belki de, uzlete çekilme hikâyesinin kökeni, Hz. İsa’nın da mensubu olduğu Essene Kardeşliği’ne dayanır. Essenîler, M.Ö. 2. ve M.S. 1. yüzyıllar arasında yaşamış; katı ahlak kurallarına sahip, çileci ve münzevi yaşamı tercih etmiş Yahudi cemaatidir. Esseniler’in bir kolu, Ölü Deniz yakınlarında (Lut Gölü) uzlet içinde yaşamayı seçerler ve 1947 yılında bir mağarada bulunan Ölü Deniz Yazmaları, bu topluluğun (Kumran Cemaati) yaşam kanıtıdır. Tefsircilerine göre, Kehf süresinde geçen mescid, rakim, ezka (helal yiyecek) kelimeleri, kıssanın Hıristiyanlık öncesinde Esseniler’e ait olduğuna işarettir. 


İslamiyet’te Ashab-ı Kehf

Ashab-ı Kehf (Mağara Arkadaşları) kıssası, Kur'an-ı Kerim'in Kehf Suresi’nde geçer. Sürenin 9-26. ayetlerinde, Allah’ın varlığına ve birliğine inanan gençlerin, putperestlerin tehditleri karşısında bir mağaraya çekilmesi ve orada 300 yâda 309 yıl uykuya dalıp, sonrasında Allah’ın hikmeti ile uyanmaları anlatılır.
Tarsus Ashab-i-Kehf cave in Turkey
Tarsus Ashâb-ı Kehf mağarası

Medineli Yahudi din âlimleri, Kureyşli Müşriklere peygamberliğini sınamak amacıyla Hazreti Muhammed’e, Ashâb-ı Kehf, Zülkameyn ve Ruh hakkında soru sormalarını söylerler. Ve aynı günlerde Kehf Süresi, vahiy olur. İlginç nokta, sahih hadis kaynaklarında Ashab-ı Kehf olayı yer almaz. Sürede geçen “rakim” kelimesi, kimilerine göre gençlerin yaşadığı bölgenin adı, kimilerine göre adlarının ve olayın yazılı olduğu metal levha veya kitabe dir. İsrailiyyât etkisiyle ortaya çıkan Ashâb-ı Kehf, İslam coğrafyasında ölümden sonraki yaşam vesikası kabul edilmiş ve kısas-ı enbiyâ, menâkıbnâme ve fütüvvetnâmeler’de yer almıştır.

Seven Sleepers in the Islamic world
İslam dünyasında Ashab-ı Keyf tasvirleri
Mağaranın yeri ile ilgili rivayetler çoktur. Ürdün-Amman, Mısır, Cezayir, İspanya, Suriye ve Doğu Türkistan’da olduğunu iddia edilir. Anadolu’da ise, Efes (Ephesos), Tarsus, Lice ve Afşin’de (Efsus) olduğuna inanılır. İslam âlimlerine göre, kıssanın yaşandığı yer Tarsus dur. (Bencilüs Dağı’ndaki Ashâb-ı Kehf mağarası) Hz. Ali’ye atfedilen yoruma göre gençlerin bulunduğu mağara, o dönemin Rum diyarı Afşin’dedir. Ashab-ı Kehf’ın adları: Yemliha, Mekselina, Mislina, Mernuş, Debernuş, Şazenuş, çoban Kefeştatayyuş ve köpekleri Kıtmir dir. İbnü’l-Arabî’den nakledilen rivayete göre Hızır, dünyanın sonunda Ashâb-ı Kehf ile birlikte ortaya çıkacak ve Mehdi’nin en erdemli askeri olacaktır. Kur’an’da belirtildiği gibi, önemli olan kıssadaki mekân-zaman ve kişiler değil; Tevhid ve Ahret inancına dair alınacak ibrettir.

Kehf Suresi (9-26)
O yiğit gençler mağaraya sığınmışlar ve Rabbimiz! Bize tarafından rahmet ve bize, şu durumumuzdan bir kurtuluş yolu hazırla, demişlerdi. Bunun üzerine Biz de o mağarada onların kulaklarına nice yıllar perde koyduk (uykuya daldırdık). Biz sana onların başından geçenleri gerçek olarak anlatıyoruz. Hakikaten onlar, Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidayetini arttırdık.”
Onları, uyanık sanırdın ama uyuyorlardı, onları sağa ve sola çevirirdik, köpekleri eşikte ayaklarını uzatmıştı. Eğer onların durumuna muttali olsa idin, dönüp onlardan kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardı.”
Böylece Biz, aralarında birbirlerine sormaları için onları uyandırdık. İçlerinden biri: “Ne kadar kaldınız?” dedi. Kimi: “Bir gün yâda günün bir parçası kadar kaldık” dediler; kimi de şöyle dediler: “Rabbimiz, kaldığımız müddeti daha iyi bilir.”
Böylece insanları onlardan haberdar ettik ki, Allah’ın vadinin hak olduğunu, kıyametin şüphe götürmez olduğunu bilsinler.”
İnsanların kimi: “Onlar üç kişidir; dördüncüleri de köpekleridir” diyecekler; yine “Beş kişidir, altıncıları köpekleridir” diyecekler. Bunlar bilinmeyen hakkında tatmin yürütmektir. Kimileri de “Onlar yedi kişidir, sekizincisi köpekleridir” derler. De ki: Onların sayılarını Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır. Öyle ise, Ashab-ı Kehf hakkında, delillerin açık olması haricinde bir münakaşaya girişme ve onlar hakkında (ileri geri) konuşan kimselerin hiçbirinden malumat isteme.”
“Onlar mağaralarında üç yüzyıl ve buna ilaveten dokuz yıl kalmışlardır.”
De ki: Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gizli bilgisi O’na aittir.”